Ana içeriğe atla

Yarım Yamalak Demokrasi Üzerine -4

      Demokrasinin tanımı matematiksel bir gerçek değil. Bu değişkenliğin en çok yaşadığı coğrafya sanırım Ortadoğu ülkeleri. Medeniyetin, kültürün beşiği olan bu coğrafya nasıl oldu da ileri demokrasiye ulaşamadı. Bu ülkelerin her biri kendi içinde kendi yarattıkları demokrasileri yaşıyorlar. Ortadoğu coğrafyasında  'ben' gibi yaşıyorsan, ben gibi düşünüyorsan senden iyi demokrat yoktur. Peki ya tam tersi ise; o zaman başın derttedir bu coğrafya da. İşin ilginç tarafı Ortadoğu coğrafyasındaki muhalif  bireylerde aynı saplantı da değil mi? Var olan sisteme muhalifsen onların değerlerine karşıysan sen iyi demokratsın. Değilsen, sistemin adamısın damgasını yersin. Bu ülkeler neden askeri format, neden tek tip insan modeli üzerinde durur. Bu ülkelerde iktidar, muhalif olanları susturmak için sözüm ona demokrasi adına elinden geleni yapar. Muhalif kanatta bir gün olur gücü eline geçirirse rejim yanlılarını (eski iktidarı) sindirebilmek için elinden geleni ardına koymaz. İran örneği hiçte uzak değil; dönemin mevcut iktidarı Muhammet Rıza; modernleşme (sözde demokratikleşme) programını otoriter ve baskıcı bir yönetimle geliştirmeye çalışırken, rejimine karşı varolan her türlü muhalefeti acımasızca bastırmıştı. Bu baskıcı anlayış;  muhalif kanatların daha da güçlenmesine engel olamadı.1979 sürecinden sonra demokrasi anlayışı  yön değiştirmiş; ezilenler ezmeye, ezenler ezilmeye başlamış, bir dönem bitmiş yeni bir dönem başlamıştı. Bugün ise İran'da dünün ezilenleri iktidar da ve kendi demokratik anlayışlarını yaşatıyorlar. Irak da Saddam Hüseyin rejiminin değişmesiyle ne oldu? Irak halkı ileri demokrasiyle mi tanıştı.? ya Suriye...
 Benim gibi olacaksın düşüncesi Ortadoğu coğrafyasında varolduğu sürece ezen ve ezilen her daim olacaktır. Bu coğrafya da gökkuşağının tek bir renk değil; rengarenk olduğunu görmeye başladığımız zaman ezen ve ezilenden söz edilmeyecek demokrasi adına ileri bir adım atılmış olacaktır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hayat Kıştan İbaret

  Benim için hayat iki mevsimden ibaretti. Sıcaklığı, huzuru hissettiğim bahar, her daim mutluluk kaynağımdı. Bahar, karıncaların yuvasından çıkmasıyla başlardı. Ne zaman bir karınca yuvası görsem mutluluğum katlanırdı. Yeraltı dünyasının dev yürekli devrimcileriydi; Komün yaşamın en güzel örneğiydi onlar. Ve bu yaşam her zaman neşe kaynağım oldu.   Sonbahar melankoli olduğum zamanın mevsimiydi. Kırgın, üzgün, yüreğimin üşümesiydi. Dedim ya hayat benim için sadece iki mevsimdi. Mevsimler anlamını yitirdi seni tanıdığım akşam ve hayatımın döngüsü 23 Şubata kilitlendi. Kış umuttu artık benim için; üşüyen yorgun yüreğime, kışın ruhuma sahip olan senin benliğin umut verdi. Ve kış huzurun, umudun başlangıcı oldu. Tahmin edemezdim kışı bu kadar çok özleyeceğimi ve kışın ayazını seninle karşılamak istediğimi.   Kış beyaz örtüsüyle, yağmuruyla, sana olan sevgimin ırmak olup akması gibi gelsin. Kış hoş gelsin sefa getirsin. Kışımı bahara çeviren sevdiğim yüreğime umut ver...

Türkiye seçimlerini doğru okumak

  1950 seçimlerinde merkez sağ Demokrat Partinin birinci parti olmasından 1999 milletvekili seçiminde  merkez sol DSP'nin birinci parti olmasına kadar geçen yarım asırlık dönemde Türkiye'de 13 kez milletvekilliği seçimleri yapılmıştır. Bu sürece baktığımızda Merkez sağın (DP-AP-ANAP-DYP) 8 seçimde lider parti olduğunu;  merkez solun (CHP-DSP) 4 seçimde lider parti olduğunu, 1995 seçiminde  merkez sağ partilerden ANAP ve DYP'nin oyların %39'unu alarak  2. ve 3. parti olduklarını; aynı seçim döneminde RP'nin %21 ile lider parti olduğunu görüyoruz. 1995 seçimlerinden RP'nin lider parti olarak çıkmasında merkez sağın bölünmüş, kutuplaşmış oylarının etkili olduğunu da unutmamak gerekir. 1970'ler den itibaren Türkiye'deki siyasi partilerdeki parçalanma, siyasal İslamın ve aşırı milliyetçiliğin büyümesine zemin hazırlamıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra bu parçalanma daha da derinleşerek 1995'de siyasal İslami bir partinin liderliğe kadar yüksel...

Yalana Dair

Hayat, aşka dair tutkuları bizden çalarken  geriye kalan tutkunun silüetiyle avunduk. Oysa biz çocukluğundan beri sevgiye hasret iki sabi olarak birbirimize sarılmış, hasret duyduğumuz sevginin yoksunluk duygusunu aşk sanmıştık. Hayat -mış ile geçerken hasret olduğumuz sevgiyi kaybetmeme adına birbirimize kendi inandığımız yalanları söyledik. Münkesir üzerine kurulu bir hayatta zerrelerinin son özdeciklerini de tüketince sen benim yüküm, ben de senin külfetin oldum. Birbirimizin yaralarına sarılırken dermanın biz olmadığını hayal bile edemiyorduk. Halbuki biz sevgiden öte geçmişin tutkularıyla birbirimizi avuttuk ve geçmişe dair yaranın geçmediğini idrak ettiğimizde yükümüzden kurtulmak için inanmadığımız yalanlara sarıldık. Sen beni ben de seni incitmeden silüetin son izlerini silerken tekamülünü tamamlayamayan bir aşkın kurbanları olarak daha derin bertiklere neden olduk.