"Biliyor musun?" diye başlayan sözünde aslında ne istediğimizi biliyorduk da söylemek istediklerimizi, dilimizin altına süpürüyor, dilimizin altında yüreğimizden geçen kelimeleri biriktiriyorduk. Daha ne kadar birikecekti onu bilmiyorduk. Edebiyattan, sanattan, tarihten ve kahrolasıca ders notlarından bahsediyorduk. Onunla göz göze geldiğimizde yine malum cümleyi kuruyor "Biliyor musun?" diyerek konuyu değiştiriyorduk ve dilimizin altı kelime çöplüğüne dönerken; kaygılarımız artıyor, onun beni yanlış anlamasından korkuyor, yüreğimize ihanet ediyorduk. Birbirimize bakarken gözlerimiz gülüyor ve göz göze gelip “Biliyor musun?” derken onun ne bildiğini ben, benim ne bildiğimi o biliyordu. Yine de yemeğe katılan safran gibi titiz, dikkatli ve ölçülü oluyorduk. Koca tencere pilava tadını veren bir gramlık safran olduğunu unutup yemeğin özü yerine görünene odaklanıyorduk. Biz seninle safranın kıymetini bilmek yerine tencerenin büyüklüğüne kilitlenip birbirimizden uzaklaşıyorduk. Biz, bizden uzaklaştıkça benim kelimelerim şizofren bir hâl alıp dehlizlerde kayboluyordu. Şizofren olan ruhum muydu, yoksa kelimelerim mi? Onu da ayırt edemez oluyordum. Bir dahaki buluşmamızda ben: "Biliyor musun?" dediğimde, “Evet biliyorum ben de seni seviyorum.” dese ve ben de dilimin altındaki şizofren kelimelerimi süpürüp, üç bilinmeyenli denklem hâlimden çıksam. Ah bir söylese, biliyorum söylemezsin, söyleyemezsin.
Şiraz'da Sonbahar
Yorumlar
Yorum Gönder